O Tren, O Rüzgâr ve Hırvatlar
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştım. Güneş, Kayseri’nin taş evlerinin arasından sızıyor, odama altın sarısı çizgiler bırakıyordu. Kahvemi alıp pencere kenarına oturdum. Dışarıya bakarken birden aklıma geçen yaz gördüğüm o küçük Avrupa kasabası geldi: Hırvatistan. Bir yandan içimde tuhaf bir heyecan, bir yandan da tarif edilemez bir hüzün vardı.
O yaz, her şey spontane başlamıştı. Sırf meraktan, Hırvatlar hangi mezheptendir diye araştırırken bir şekilde kendimi Dubrovnik sokaklarında bulmuştum. Ama işte tam da orada, tarihi taş evlerin arasında yürürken, onların dini inançlarıyla ilgili öğrendiklerim, beklediğimden çok daha fazlasını hissettiriyordu bana. Hırvatların çoğunluğunun Katolik olduğunu öğrendim; ama bu bilgi, sadece bir tarih dersi gibi gelmedi bana. İnsanların inançlarını nasıl yaşadıklarını görmek, duygularımı alt üst etmişti.
Dubrovnik’in Sessiz Kilisesi
Bir sabah, Dubrovnik’in dar sokaklarında yürürken küçük bir kilisenin önünde durdum. Kapı aralıktı ve içeriden organ sesi geliyordu. İlerledim, ayakkabılarımı sessizce çıkardım ve içeri girdim. Kilisenin içi, dışarıdaki kalabalıktan tamamen farklı bir dünyaydı. İnsanlar dua ediyor, mum yakıyor, sessizce birbirlerine selam veriyordu. Ben de bir köşeye oturdum ve sadece izledim.
O an içimde garip bir his oluştu: hem hayranlık hem de bir tür eksiklik. İçimde, “Acaba ben de böyle bir inancı, böyle bir huzuru yaşayabilir miyim?” diye sordum kendi kendime. Ama cevap veremedim. Belki de cevap, bu kilisenin duvarlarında, insanların sessiz dualarında gizliydi.
Renkli Çamaşırlar ve Anılar
Kasabanın pazarına indiğimde her şey daha da canlıydı. İnsanlar renkli çamaşırlar içinde, sebze ve meyve tezgahlarının arasında gülüyordu. Bir yaşlı teyze bana yaklaşarak, Hırvatların dini bayramlarını, Katolik geleneklerini anlatmaya başladı. Ben de not defterimi çıkarıp her şeyi yazdım. O an, bir yandan heyecanlandım, bir yandan biraz da yalnız hissettim.
Düşünsenize: yanınızda kimse yok, ama karşınızdaki insan size kendi kültürünü, inancını anlatıyor. Ve siz, tüm bu anlatılanları içselleştiriyorsunuz. Kalbiniz hızlı atıyor, gözleriniz doluyor. İşte o an fark ettim, gezmek sadece yeni yerler görmek değil, duyguların da derinliklerine yolculuk yapmakmış.
Güneşin Altında Yalnızlık
Bir gün sahilde otururken güneş yavaşça batıyordu. Hırvatlar hakkında öğrendiklerim kafamda dönüp duruyordu. Katolik inançlarının günlük yaşamla nasıl iç içe olduğunu görmek beni hem büyülemiş hem de düşündürmüştü. “İnsanlar inançlarıyla ne kadar bağlıysa, birbirine o kadar yakın oluyor,” dedim kendi kendime.
Ama o an bir tuhaflık vardı; sanki içimde bir eksiklik hissediyordum. Hayal kırıklığı mı, yoksa sadece kendi yalnızlığımı mı görüyordum, bilmiyordum. Sadece güneşin altında oturup dalgaların sesini dinledim. Ve o an fark ettim ki, duygular bazen kelimelere sığmaz; bazı şeyleri sadece yaşamak gerekir.
Veda ve Umut
Son günümde, kasabanın yüksek bir tepesine çıktım. Aşağıya baktım; kırmızı çatılar, dar sokaklar ve uzakta parlayan deniz… Hırvatlar hangi mezheptendir sorusunun cevabını artık biliyordum: Katolikler. Ama bu bilgi, bir tarihten çok daha fazlasıydı benim için. Onların inançlarını yaşama biçimleri, benim kendi hayatımı sorgulamama neden olmuştu.
O tepeye oturdum ve derin bir nefes aldım. İçimde hem bir boşluk hem de bir umut vardı. “Belki ben de kendi yolumu, kendi inancımı ve kendi huzurumu bulacağım,” dedim. Ve o anda, kalbimde bir sıcaklık hissettim; bir gün yine burada, başka bir şehirde, başka bir ülkede aynı duyguları yaşayabileceğimi düşündüm.
Kayseri’ye döndüğümde, her gün yazdığım günlüklerime o anıları not ettim. Hırvatistan ve Hırvatların inançları bana sadece bir bilgi vermemişti; bana duygularımı anlamayı, hayal kırıklıklarımı kabul etmeyi ve umutla beklemeyi öğretmişti.
Son Düşünceler
İnsan bazen küçük bir soru sorar: “Hırvatlar hangi mezheptendir?” Ama bazen cevap sadece bir bilgi değildir. Cevap, o bilgiyi yaşarken hissettiklerinizde, gözlerinizin dolmasında, kalbinizin hızla atmasında gizlidir. Ben o yaz, Hırvatların Katolik olduğunu öğrendim, ama asıl öğrendiğim şey, duyguların bir yolculuk kadar kıymetli olduğuydu.
O yüzden bazen bir yerleri gezmek, sadece görmek değil; hissetmek, yaşamak ve içselleştirmektir. Ve ben, hâlâ günlüklerimi açıp o sokakları, o kiliseyi ve o tepenin manzarasını hatırladıkça hem hüzünleniyor hem de umutlanıyorum.